Perşembe, Şubat 26

Levrek Buğulama, Çin Mutfağına Dair İzlenimler...


Aklınızdan kim bilir kaç kere, "acaba bu kız oralarda ne yiyip içiyor, kesin feci mide bulantılarıyla dolaşıyordur" diye düşünceler geçmiştir değil mi? Çin yemeklerini yakından tanımıyorsanız, ya da Çin yemeklerini börtü böcek sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Aralarında kötü deneyimlerim de olmasına rağmen aslında genelde Çin yemeklerine "bayılıyorum". Bu nedenle bu yazımda, Çin mutfağı ve kültürü hakkındaki düşüncelerimden ve izlenimlerimden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle ülke genelinde tek tip bir mutfakları olmadığını söyleyebilirim. Yemeklerin çeşitliliği, kullanılan malzemeler ve yapılış tarzları bakımından pek çok bölge ayrımı var. Mesela kimi bölgelerde -ki genel de güney kısımlarda daha çok- yemeklerinde korkunç acı ve baharat kullanıyorlar. Kuzeye doğru çıktıkça acı miktarı azalıyor, kimi bölgeler yemeklerini daha şekerli yemeyi severken kimi bölgeler daha tuzlu yemekleri tercih ediyor.

Pilav ise tüm bölgelerin ana yemeği ama yemek demek yanlış olur, bizdeki ekmek ne ise onlar için yağsız-tuzsuz pişirilmiş, kimi zaman yasemin kimi zaman da başka bir çeşit pirinç kullandıkları pilav o demek. Yine bölgelere bağlı olarak pilavı kızarmış olarak da tüketiyorlar. Kızarmıştan kastım, pirinci haşladıktan sonra çeşitli minik doğranmış et veya sebzeler, ya da haşlanmış yumurta ve bol yağ ile kavurmaları. Bu kavrulmuş pilavların tadına doyum olmuyor. Mesela burada sıkça gittiğim bir restoranda genelde içinde aynı anda karides, ananas, taze soğan, bezelye, havuç, haşlanmış yumurta, yeşilbiber ve tuzlu kuru balık olan bir çeşidi bayılarak tüketiyorum her seferinde.

Bir başka ana yemekleri bildiğiniz gibi noodle yani Çin makarnaları. Bu makarnaların onlarca çeşidi ve yüzlerce çeşit de pişirilme şekli var. Benim favorim, "chao mian" denilen kızarmış olanlar. Yine çeşitli sebzelerle yarı diri haşlanmış noodle'ın, birlikte yağda kavrulmasıyla yapılıyor. Bir de makarnalarını çeşitli sebze ve etlerle birlikte çorba yapmakta kullanıyorlar. Bunları yerken, kullandığınız çubuklara bir de mini bir kepçe ile yardım ediyorsunuz. Yoksa yemesi hayli zor oluyor.


Çin mutfağından hangi çeşit yemeği seçerseniz seçin, illa ki birer lokmalık parçalar halinde geliyorlar. Çin kültüründe yemeği "parçalamak" ayıp. Yani bıçak kullanarak parçalara ayırmak yemeğe saygısızlık olarak nitelendiriliyor. Bunu söyleyen bizzat eşimin Çinli asistanı, yani onun yalancısıyım.













Çin'de bir restoranda sebze yemeği sipariş ederseniz sakın "bu pişmemiş" deyip geri yollamaya kalkmayın. Çünkü sebzeler illa ki biraz fazla diri geliyor. Ama yemesi öyle zevkli oluyor ki anlatamam. Kıtır kıtır ağza gelen bir patates dilimi beni burada hiç rahatsız etmiyor, olanca yağlılığıyla beraber, en azından sebzenin sağlıklı ve vitamini ölmemiş kısmı da midenize inmiş oluyor. Bazı sebzeleri ilk defa burada gördüm. Bazı önceden tanıdığım sebzeleri ise pişirilme şekilleri itibariyle ilk burada gördüm. Kimi sebzeler, mesela bezelye, burada kimi yemeklerde kabuğuyla geliyor. Bildiğim kadarıyla Türkiye'nin de bazı yörelerinde bezelye yine kabuklu kullanılıyor ama ben ilk defa burada görünce haliyle bana çok ilginç gelmişti.

Çin'de balık yemekleri de bir hayli ilginç. Burada hemen hemen bildiğim hiç bir çeşit balık yok. Çoğu nehir balığı, denizden gelenler ise somon balığı hariç genelde bana göre bayat olduğu için denemeye korkuyorum. Allahtan Metro markette dondurulmuş levrek filetoları buldum da, elimden geldiğince lezzetlendirmeye çalışarak Türkiye'deki gibi balık sofraları hazırlayabiliyorum. Geri kalan deniz mahsullerini ise olağandan fazla bulmak mümkün. Her türlü kabuklu kabuksuz midye, her çeşit deniz böceği inanılmaz ucuz fiyatlara satılıyor. Bizim gibi siz de "denizden babam çıksa..." tabirini benimsemişseniz, burası tam size göre.

Restoranlarda ise genelde nehir balıklarından yapılmış değişik soslu yemekler ve çorbalar bulunuyor. Normalde ızgarada sade olarak pişirilmiş bir Çin balığının tadını "samandan farksız" diye nitelendirirken, onların hazırladığı şekilde yediğim zaman tadına doyamıyorum. Mesela yanda resmini gördüğünüz yemek, bir balık. Bu şekle nasıl soktuklarını hala anlayabilmiş değilim, ama o uzantıların dışının çıtır çıtır, içinin yumuşacık ve kılçıksız bir balık eti, dışındaki sosunun da hafif tatlımsı ama çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim.

Hazır yeri gelmişken, Çin mutfağında süslemenin ne kadar önemli bir yer kapladığına değinmek isterim. Az önceki balığın tabağına bir bakın mesela, içinde gerçek balıkların yüzdüğü bir mini akvaryum görebilirsiniz. Kimi zaman gelen yemeğin kenarında bir sanat eseri yatıyor olabiliyor, mesela yine gelen bir balık yemeğinin yanında, nasıl olduysa hiç orijinalliği bozulmadan göklere doğru kıvrıla kıvrıla çıkan balık iskeleti yer alıyordu bir seferinde.

Burada, yani yaşadığım şehirde pek çok yabancı olduğundan bahsetmiştim daha önce. Sadece oturduğum bölgeden değil, şehrin tüm bölgelerinden pek çok kadın, bir e-mail sistemi sayesinde birbirimizle haberleşiyoruz. Grubu yönetenler, her hafta bir etkinlikle bir araya geliyor. Bu haftaki etkinlik, bir öğle yemeği toplantısıydı. Bugün bulunduğumuz restoran da bir Çin restoranıydı. Sanmayın ki burada batı restoranları yok, genel olarak batı tarzı kahvaltı ve öğle yemeklerinde toplanıldığını belirtmek isterim.

Bugün seçilmiş restorandaki sunum ve yemeklerin lezzeti hepimizi çok memnun etti. Özellikle de Pekin ördeğinden bahsetmek isterim, sanırım Çin denince akla ilk gelen yemek türü olmalı. Bu yemeğin özelliği, ördeğin bütün olarak her tarafının eşit kızartılıp, servis esnasında da sadece derisinin kullanılıyor olması. Yerken ise bizdeki lavaş benzeri ama buharda pişmiş gözlemeler, ince kıyılmış taze soğan ve bir çeşit tatlı sosla dürüm yapılıyor. Ördeğin geri kalanı ise siz yemeğinizi yerken parçalanıp çorba haliyle size daha sonra sunuluyor.


Son olarak Çin mutfak ve yemek kültürüne dair bir kaç kelam daha edip tarifime geçmek istiyorum. Çin'de yemek yemek çok önemli ama dahası paylaşmak çok önemli. Burada yemek sipariş ettiğiniz zaman tüm yemekler ortaya gelir ve herkes sırayla istediği tabaktan çubuklarıyla birer parça alır. Yani, " bunu ben sipariş ettim" deyip tabağı önünüze alamazsınız, ayıp. Masaların ortalarında camdan yapılmış, elle çevrilebilen ikinci bir kat vardır, tüm yemekler üzerine konur, kim neyi yemek isterse zarifçe cam tablayı çevirip, istediği yemeği önüne getirir. Yemekleri ise çubuklarla yediklerini hatırlatmama gerek olmadığını biliyorum, zira ilginçliğinden dolayı bilmeyen yok ama bana göre yorucu ve gereksiz. Üstelik kimi zaman bıçakla bazı büyük parçaları kesme ihtiyacım doğuyor. Çinliler, bu gibi durumlarda aynı parçayı ağızlarıyla ustalıkla koparıp, geri kalanı önlerindeki tabağa koyuyorlar. Ama ben hala kibarcasını beceremediğimden, küçük parçalara yönelmek durumunda kalıyorum. Yeryüzü nüfusunda aldıkları yer itibariyle çubuk kullananların çatal kullananlardan daha fazla olduklarını söylemek mümkün, çünkü Japon'lar, Koreli'ler gibi geri kalan Asya memleketleri de çubuk kullanıyor. Hala çatalın pratikliğini keşfedememiş olmaları beni şaşırtıyor ama vardır herhalde bir bildikleri deyip konuyu kapatmak istiyorum.

Çin mutfağı ve kültürü elbette benim anlattıklarımla asla sınırlı değil, anlatmaya kitaplar yetmez. Yine de merakınız varsa bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bu kitaptan sonra Çin yemeklerine ilginiz şaşılası derecede artabilir.

Gelelim tarifime, dediğim gibi alışageldiğim lezzetteki balıkları evimde yapma şansım olmadığı için, dondurulmuş fileto halinde aldığım levrekler için özel bir tarif ihtiyacı hissettim. Daha önce çok becerikli bir arkadaşımın evinde yediğim nefis bir levrek buğulamanın tarifini, bir İspanyol tarifi ile birleştirip Türk tadına uyarlamaya çalıştım. Misafirlerinize ve kendinize değişik bir lezzet sunmak isterseniz, üstelik bunu da leziz mi leziz taze Türk levrekleri ile yaparsanız pişman olmayacağınız bir tarife kavuşmuş olursunuz benden söylemesi.

Levrek Buğulama

Kişi başı 1 levrek fileto- Balıkçınıza hazırlatabilirsiniz.
1 Büyük balıktan çıkan iki fileto fazlasıyla iki kişiye yetiyor.
4 çorba kaşığı zeytinyağı
5-6 diş sarımsak
1 küçük kuru soğan, ince doğranmış
3 avuç kadar mantar, yarım cm. eninde dilimlenmiş
Yarım limon suyu
2 rende domates
Yarım kaşık domates salçası
1 defne yaprağı
1 çorba kaşığı un
Karabiber
Yarım çay kaşığı kekik
Tuz
1 adet çarliston biber
Yeterince su

Filetoları 3 ya da 4 parmak eninde kesip bir fırın kabına yan yana dizelim. Bir tavaya zeytinyağını koyup biraz kızdıralım. İçine kabuğu soyulup dilimlenmiş sarımsakları ekleyip, sarımsaklar pembeleşene dek kavuralım. Doğranmış soğanları ekleyip biraz kavuralım. Dilimlenmiş mantarları ekleyip hemen ardından limon suyunu gezdirelim ki mantarlar kararmasın. Mantarlar suyunu salıp çekene dek pişirelim. Mantarlar küçülünce domates rendesi ve salçayı ekleyelim. 1 çay bardağı kadar su ilave edip baharatları ekleyelim. (Defne yaprağı, tuz, kekik, karabiber) Domatesler yumuşayıncaya dek pişirelim, ardından 1 çorba kaşığı unu, 2 çorba kaşığı kadar soğuk su ile ezip sosa katalım. 5 dakika kadar kaynatalım. Sosumuz ne fazla sulu olmalı ne de kuru, suyunu çok çektiğini düşünürseniz fazla olmamak kaydıyla ekleyebilirsiniz. Resimdeki kadar su yeterli oluyor.

Hazırladığımız sosu, fırın kabındaki balıkların üzerine dökelim, ikiye böldüğümüz biberi üzerlerine kapatalım. Önceden ısıttığımız 190 derecedeki fırında 30-40 dakika kadar pişirelim.




Afiyet olsun!

Pazar, Şubat 15

Kafesli Pasta...


Aslında bu pastayı sevgililer gününde koymayı planlamıştım ama sonra, buradaki sevgililer günü aktivitelerini gözlemledikten sonra yazmanın daha iyi olacağına karar verdim. Geçen yıl hiçbir şey yapmayıp, vaktimizi evde geçirdiğimiz için, Çin'deki sevgililer günü adetlerinden bihaberdim ama bu sene gözlemleme şansı elde ettim. Örneğin günler öncesinden marketlerin ve oyuncakçıların reyonlarını bolca ayıcık, bilumum kalpli ıvır zıvırla doldurmaya başladılar. Çiçekçiler paket paket çiçek ve süsleme gereçleri stok yaptılar. Onun haricinde ne gibi aktiviteler vardı bilemiyorum; çünkü etrafta asılı ilanların ya da restoran tanıtımlarının ne dediğini anlayacak kadar henüz karakter öğrenemedim.


Tabii hepimizin bildiği gibi çiçeksiz sevgililer günü ticareti düşünülemez. Hele ki konu ticaretin ana merkezi Çin'de geçiyorsa. Sadece yaşadığım şehre mi özel yoksa tüm Çin'de de öyle mi bilmiyorum ama; burada çiçek buketleri çok farklı dizayn ediliyor. Çiçekçide çalışanlar, büyük bir sabır gösterip, her bir tür çiçeği tek tek paketliyorlar, sonra da paketlenmiş çiçekleri bir sünger üzerine saplayıp, kucaklara sığmayan bir "dev" meydana getiriyorlar. Buketlerin etrafını kat kat kumaşlarla sarıp, çiçeklerin üzerinde buldukları her boşluğa birer fiyonk ya da gümüş teller serpiyorlar. Çok şükür bu zerafet abidelerinden(!) iki adet de benim payıma düştü, sevinçliyim, gururluyum.(Senede bir kez alınca, böyle yedi düvele duyurası geliyor insanın tabii :) )

Aslında çok önemsediğim sanılmasın sevgililer gününü, seven sevilen her zaman birbirini hatırlayıp güzel jestler yapmalı. Sadece bir güne indirgemek bana göre haksızlık. Günün anlam ve önemine istinaden olmasa da bir yemeğe çıktık dün gece. Gittiğimiz restorandaki son iki rezervasyonsuz masadan birini kapıverdik. Her masada sevgililerin "hanım" kısmı için bırakılmış kırmızı güller, kalp desenli kağıda basılmış özel menüler ve camlarda pembe kalp şeklinde balonlar vardı. Yalnız, bu kadar uğraşılmış ambiyansa rağmen nasıl olup da ortalıktaki piyanoya bir piyanist oturtmadıklarını ya da kısık da olsa romantik bir müzik koymadıklarına epey şaşırdım. Ama burası Çin, masa varsa sandalye yoktur, sandalye bulursunuz yemek bulamazsınız; orası apayrı bir konu.

Restorana giderken yol boyunca gözlerimi dört açıp etrafta kucağı çiçekli kadın ya da erkekleri yakalamaya çalıştım, çok da başarılı oldum. Kucağındaki çiçekten önünü göremeyip tökezlemesi an meselesi olan pek çok insan gördüm. Biraz daha işlek bir caddede veya alışveriş merkezinde olsaydım, boyu kendisinden büyük oyuncak ayıcıkları kucaklamışları da görürdüm eminim. Zira sevgililer günü olmasa da burada gezmeye çıktığınızda, kucağı bu sevimli ayıcıklarla dolu pek çok çekik gözlü hanım kızımızı görebilirsiniz. Her ne kadar pek alakalı görünmese de mutlaka belirtmek istediğim bir gözlemim daha var, buradaki erkekler karılarının ya da kız arkadaşlarının çantalarını taşımak zorundalar. Tabii zorundalık kısmı benim fikrim, çünkü hiç bir erkek zorunda kalmadıkça cart kırmızı renkte rugan bir çanta taşımaz herhalde. Bu gözlemimi ilk farkedip de eşime söylediğimde bana inanmamıştı ama şimdi benimle bebarer gördükçe onlarla dalga geçiyor. Ne diyeyim, genel Avrupa kültürüne ters pek çok kabalıklarını görsem de, demek ki içlerinde bir yerlerde centilmenlik de var.

Pastamın tarifini detaylı olarak vermeyeceğim, zira iç kreması beni çok üzdü. Yaptığım pastacı kreması çok sıvı oldu her nedense, dışını koyuca hazırladığım krem şanti ile kaplarken ancak durumu toparlayabildim. Tadı yiyenlerce beğenilse de bir dahakine kesin sonuçlu bir krema tarifi ile karşınızda olmayı umuyorum. Pandispanyamı her zamanki gibi ilk sipariş pastamdakinden hazırladım. İçi için damla çikolata ve dondurulmuş frambuaz kullandım.

Pastamın süsleme tekniğine gelince, önce beyaz ve bitter kuverturlerden plastik çikolata hazırlayıp gülleri oluşturdum. Hazırladığım gülleri, eriyip şekillerini kaybetmemeleri için dolapta sakladım.

Üst kafes için yağlı kağıda kurşun kalemle, pandispanyayı pişirdiğim çemberle kalıp çıkardım ve kağıdı ters çevirerek tezgaha bantladım. Yuvarlak ve dar uçlu bir sıkma duyu taktığım sıkma poşetine, erittiğim 50 gr. kadar bitter çikolatayı doldurdum. Yağlı kağıda, çemberin dışına çok fazla çıkmamak kaydıyla önce yatay sonra onlara dikey çizgiler sıktım. Dışarda yarım saat kadar beklettikten sonra dikkatlice bir büyük tabağa yerleştirip sabaha kadar donması için dolaba kaldırdım. Ertesi gün, rendelediğim çikolata yongaları ile kapladığım pastamın üzerine yerleştirip, hazırladığım güller ile süsledim. Aşağıda pastamın yapım aşamalarına bir göz atabilirsiniz.








Herkese, ummadıkları kadar sevgi dolu bir yıl diliyorum...

Cumartesi, Ocak 24

Peynirli Poğaça, Paskalya Çöreği...


Biliyorum, döner dönmez benden böylesi alelade görünen tarifler beklemezdiniz. Ama herkesin mutlaka her defasında deneyip hep aynı mükemmel sonucu aldığı tarifler vardır, bunlar da onlardan ikisi. O nedenle güvenle paylaşmak istedim sizlerle. Bu iki tarifi geçen yıldan beri o kadar sık yaptım ki artık tarifleri ezberden yapıyorum. Yerli yabancı yiyen bir daha istiyor.

Bu arada annemi, kardeşimi ve kızkardeşimin eşini geçen pazar yolcu ettim buradan. Çok yoğun ve yorucu iki haftaydı bizim için. Annem ve ben korkunç hasta olduk ama başka vaktimiz olmadığı için ikimiz de birbirimize iyi olduğumuz yalanını söyleyip, kendimizi bu zemheri soğuğunda dışarıya attık. Annemi burada ilk götürdüğüm yer, hep "Çin'in Eminönü'sü" diye adlandırdığım "Han Zheng Jie" oldu. Burada birbirine bağlı sayısı bilinmez cadde, sokak, ara sokak ve dehliz diyebileceğim garip mekanlarda boy gösteren yığınla dükkan var. Mesela bir sokak tamamıyla kumaş satıcılarına ait, bir cadde komple kadın veya erkek giyim satıyor, onlarca sokakta yanyana ayakkabıcılar var ve tabii ki sayısı bilinmez ıvır zıvır dükkanları da cabası. Tabii inci dükkanlarını, takı-toka toptancılarını, çantacıları, halıcıları vs. unutmamak lazım. İşte bu karmakarışıklık tam anneme göreydi ve hislerimde yanılmadığımın göstergesi olarak annem her fırsatta oraya gitmek istedi. 2 hafta boyunca antibiyotikler eşliğinde üç sefer yaptık Çin'in Eminönü'süne. Girip çıkmadığım dükkan kalmadığı gibi, sayesinde yepyeni yerler de keşfettim. Her ne kadar çenem sürekli Çin'ce konuşmaya çabalamaktan ağrıdıysa da gerçekten değdi. Burada neler yaşıyorum, neler hissediyorum az da olsa anladılar. Yolculuklarının bana en sıkıntı veren kısmı ise sokaklardaki bilumum yemek vs. kokularından dert yanmalarıydı. Burada yaşamaya alıştığım için artık beni pek etkilemiyor ama O'nlar çığlık atmamak için kendilerini zor tuttular. Tabii yerel halkın bakışları, hayat tarzları, giyim kuşamları, yiyip içtikleri de ayrıca O'nlar için çok ilginçti. Özellikle sokakta pijamayla gezenler bizimkileri epey güldürdü.

Ne yapalım, her gülün bir dikeni olacak elbette. Onun haricinde çok memnun kaldılar (umarım, bana söyledikleri öyle çünkü), özellikle de yolculuklarının son 3 gününde Pekin'e geçip, Çin Seddi'ni ve yasak şehiri gezip, nefis Pekin ördeği yiyerek gerçek Çin'i görmekten çok hoşnut oldular. Ben ise her dakika onları arayıp taciz ederek, gezilerine dahil olmaya çalıştım kendi çapımda.

Yazmaya daldım, hemen tarifleri veriyorum. Bu poğaçaları ben her yapışımda bulutlara benzetiyorum. Son derece yumuşaklar, sanki puf puf kabartılmış pamuklara benziyorlar. Bugünlerde yeni bir poğaça denemek istiyorsanız bunlara bir şans vermenizi öneririm.

Malzemeler:
2 tüm yumurta+1 yumurtanın sarısı(üste sürmeye)
2 tatlı kaşığı tuz
2 tatlı kaşığı mahlep
1 çorba kaşığı toz şeker
3-4 su bardağı un
1 paket instant maya
Yarım su bardağından 1 parmak fazla sıcağa yakın su (ılıktan biraz fazla sıcak olmalı)
2 tepeleme çorba kaşığı yoğurt
180 gr. oda ısısında yumuşamış tereyağı (ya da margarin)
İçi için istediğiniz tipte peynir (Ben ezine kullandım)

Unun 2,5 bardağını bir kaba koyalım. İçine mahlep, tuz, şeker ve mayayı ekleyelim. Sıcak su ve yoğurdu ekleyelim. Hamuru biraz karıştırıp 2 yumurtayi ve yumuşamış yağı ekleyelim. Hamuru yoğuralım, cıvık bir hal almalı. Daha sonra kalan unu azar azar ekleyerek, kıvamını arttıralım. Elimize biraz yapışan ama sert olmayan yumuşak bir hamur hazırlayalım. Un miktarı az gelirse az az ekleyebilirsiniz. Kalorifer yanı gibi bir yerde 40 dakika kadar mayalanmaya bırakalım. Mayalanmış hamurumuzu tekrar yoğuralım, elimizle limondan biraz küçük parçalar alıp yuvarlayalım ve iki avucumuz arasında yassıltalım. İç malzememizi koyup yarım ay şeklinde ağzını birbirine sıkıca bastırarak kapayalım. Yağlı kağıt serdiğimiz tepsiye poğaçalarımızı aralıklı olarak dizelim. Üzerlerine yumurta sarısı sürelim. (Arzu ederseniz susam, haşhaş tohumu ya da çörek otu serpebilirsiniz.) Tepsimizi 15 dakika dışarda bekletip ısıtılmamış fırınımıza koyalım. Fırınımızı açıp 190 dereceye ayarlayalım. Üzerleri kızarana dek pişirelim. (Poğaçaları fırından alınca pişmediğini zannedebilirsiniz çünkü inanılmaz yumuşak oluyorlar. Ben her seferinde bir adet poğaçayı fırından çıkarmadan önce böler, içinin pişip pişmediğini kontrol ederim. Ama altı ve üstü kızarmışsa pişmişlerdir.)
Paskalya Çöreği
Bu tarif Oktay Usta'nın yemek kitabından. İnternette de pek çok denendiğini gördüm. Gerçekten pastaneden alınanlardan hiç bir farkı yok. Benim gibi nutella hastası iseniz bir de nutella ile yemenizi tavsiye ederim. Bu tarifi görüp de hiç denemediyseniz, hiç çekinmeyin gerçekten sonuç bir harika.

Malzemeler (Yarım ölçü, 2 orta boy paskalya çıkıyor)
Yarım su bardağı sıvı yağ
Yarım su bardağı sıcağa yakın süt
Yarım çay bardağı ılık su
2 yumurta, birinin sarısı ayırılacak
2 tepeleme tatlı kaşığı instant maya ya da yarım paket yaş maya
Yarım su bardağından 1 parmak fazla toz şeker
Bir tutam tuz
2 tatlı kaşığı mahlep
10 dolu çorba kaşığı un (Hamur çok yumuşaksa bir kaç kaşık daha azar azar ilave edilecek)

Yaş maya kullanılacaksa ılık su ile eritelim. (Instant maya kullanılacaksa doğrudan una katalım.) Un, şeker, tuz, mahlep, iki yumurta ve mayayı karıştıralım. Kuru maya kullanılacaksa suyu ekleyelim, sütü ilave edip hamurumuzu yoğuralım. Hamur fazla yumuşaksa her seferinde sadece bir çorba kaşığı ekleyerek hamurumuzu kulak memesi kıvamında ve ele yapışmayacak şekilde hazırlayalım. Ilık bir yerde iki misli kabarana dek yaklaşık 30 dakika bekleyelim. Kabaran hamurumuzu tekrar yoğuralım ve iki eşit parçaya bölelim. Her bir parçayı tekrar üçe bölüp elimizle her birini uzatarak yuvarlayalım. Her üç parçadan saç örgüsü örelim ve bitiş kısmını birbirine yapışacak şekilde bastırıp örgümüzün altına doğru hafifçe kaybedelim. 2 ayrı çöreğimizi yağlı kağıt serilmiş tepsimize koyup yarım saat mayalanmaya bırakalım. Üzerine yumurta sarısı sürelim, file ya da kırık fındık, file badem ile süsleyelim. Önceden ısıtılmamış fırınımıza koyalım ve fırınımızı 180 dereceye ayarlayalım. Üzerleri iyice kızarana dek pişirelim. Fırınımızdan alıp soğumaya bırakalım.
Afiyet Olsun!

Salı, Ocak 6

Başlık Yok, Boşluk Var...



Yarım saat kadar önce günlerdir uğramadığım "Acemişef" mail adresime bir göz atayım dedim. Sevgili Zümrüt'ten gelen bir mail sayesinde nicedir uğramadığım sayfama geldim sonra. Bir de online kaç kişi var kısmındaki "14" rakamını görünce içim bir hoş oldu. Hala sabırla girip bakmanız o kadar içime dokundu ve aynı zamanda mutlu etti ki bir anda bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Sevgili kim olduklarını bilmediğim "14" kişi, yeniden yazma isteğimi uyandırdığınız için müteşekkirim size. Zümrütcüğüm, ayrıca teşekkürlerimi sunacağım sana da az sonra.

Sayfama gelip benimle acımı paylaşan hepinize sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Acılar paylaştıkça azalıyor, her ne kadar artan özlem olsa da. Zaman öyle çabuk akıp gidiyor ki, her saniyemi aklımda tutmaya çalışmama rağmen, bakıyorum elimden çoktan kaymış gitmiş. Çin'e döneli henüz iki gün oldu. Bu sefer yanımda iki haftalığına annemi de getirdim. Önümüzdeki haftasonu ise kızkardeşim geliyor eşiyle. İnşallah bebeklerini kucaklarına almadan önce biraz gezdirmek istiyorum onları. Ardından yeniden telaşe başlatacağım kendime. Birşeylerle meşgul olunca düşüncelerimi dağıtmak, içinde bulunduğum boşluktan çıkmak daha kolay oluyor. Bu meşguliyetimin arasına blogumu da katacağım inşallah.

Bu yazımı da boş boş yollamayayım dedim kendi kendime, o nedenle babamı kaybetmeden üç gün önce yaptığım, eşimin doğum günü pastasını ekliyorum. Belki daha sonra ayrıntılı yapılışını da paylaşırım.

Yokluğumda beni boş bırakmayan, gerek yorum gerek mailleriyle desteğini ve özlemini sunan dostlarım, çok sağolun.

Görüşmek dileğiyle,
Esra

Cumartesi, Kasım 15

Gökyüzündeki Martılar...Babam Melek Oldu...

Bugün 10 Ağustos ve sevgili babamın doğum günü. Tesadüf ki bu haftasonunu geçirmek üzere buraya geliyorlar. Post'u yayınlamak için onların yola çıkmasını bekledim ki önceden görüp de süprizi kaçmasın. Daha önce hiç babama özel bir pasta yapmamıştım. Erkek pastası olunca ya kremalı yapmalıydım ya da daha az süslü. Daha önce kitabevlerinden birinde karıştırdığım bir pasta kitabında gözüme çarpmıştı bu pasta. Bilmem aynısı oldu mu ama aklımda kalan böyle bir şeydi işte... Sevgili babam yazlıklarının balkonunda aynen bu manzarayı seyrediyor hergün, gözünün alabildiğine bir deniz manzarası ve gökyüzünden suya pike yapan martılar... Beğeneceğinden çok emin olarak yaptım bu pastayı. O da manzara, bu da.. ;)

Canım babam, hasta olunca üzerimize titrer, bize hiç dayanamaz, bir dediğimizi iki etmez. Ben ve kardeşim babamın prensesleriyizdir, babam da bizim kralımız. Babacığım seni çok seviyorum, Allah sana uzun ömürler versin, annemin ve bizlerin yanından hiç ayırmasın..

İşte böyle yazmıştım O'na olan duygularımı. Artık kralım yok. Dün gökyüzüne uçuverdi. Yaz başından beri boğuştuğu kansere yenik düştü. Artık elim yazar mı bir daha... İçimden gelir mi.. Böyle mi düşünmüştüm Türkiye hasretimi dindirmek için yola çıkarken... Bugün bir daha çıkıyorum yola. Babamı toprağa vermek için. Allah'ımdan sadece sabır diliyorum. Bir de geride kalan sevdiklerim için sağlık... Benden haber beklerken böylesini beklemiyordunuz biliyorum. Acımı paylaşmak istedim hepsi bu.


Cuma, Haziran 13

Pastada "Ebru Sanatı" Denemeleri ve Veda...



Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerle olmak çok güzel... Biliyorsunuz nedense üzerime çöken ve adını koyamadığım rehavetimin sonucu epey bir ara vermiştim yazılarıma. Son günlerde bu rehavetin adını kafamda yavaş yavaş şekillendiriyorum. Sanki beynimde bir odada, oda dolusu fikir ve yapılacak şey var ama hepsi de aynı anda çıkmaya çalıştıkları için kapıya sıkışıp beni de rahatsız ediyorlar. O nedenle hepsini teker teker yoluna koymaya karar verdim. Öncelikle belirsiz bir süre blogum ile ilgilenemeyeceğimi üzülerek haber vermek istiyorum. Yaklaşan Türkiye yolculuğumun ardından kısmetse tekrar buraya döndüğümde beni çok kalabalık günler bekliyor olacak. Bunlardan ilki ve en önemlisi Çin'de bir dil okuluna gitmek. Evde aldığım Çince dersleri ne yazık ki beni tatmin etmiyor. Beynim öğrenme açlığına doymuyor. Bu nedenle ikinci bir aktivitem de beni bekliyor olacak: Pasta Okulu. Burada örgün eğitim veren, sonucunda sertifika alabileceğim bir pasta okuluna başlayacağım. Ön görüşmemi yapıp okulumu çoktan gezip ayarladım bile. Yaptıkları inanılmaz teknikleri öğreneceğim için çok heyecanlıyım, Onlar da ilk defa yabancı bir öğrenciyi aralarında görecekleri için çok heyecanlılar.

Ardından oturduğum sitedeki arkadaşlarım benden kurs almak için bekliyor olacaklar. Yapabilirsem kurabiye ve pasta eğitimi vermek istiyorum, şimdiden gönüllüleri beynimi aşındırıyorlar bile.

Bir diğer hayalim Türkiye'ye dönünce bir yağlıboya sergisi açmak. Türkiye'deyken bu konuda eğitim almış ve kendi çapımda resim yapar olmuştum. Eğer vakit bulur ve başarabilirsem kendi gözümden buradaki doğa ve yaşamı resmetmeyi umuyorum.

İşte bu oda dolusu işler beni bekliyorken, bloguma nasıl devam edeceğim konusunda en ufak bir fikrim yok. Sadece bu ülkede geçirdiğim zamanı, en iyi verim alabileceğim şekilde doldurmaya çalışıyorum. Sizlerle olmak, sizlerin yorumlarında saklı o büyük desteği alabilmek, dostluğu hissedebilmek herşeye değerdi, belki de farkında bile olmadan benim buraya adapte olmamı sağlayan en önemli unsurlardan oldunuz. Bu desteği kaybetmeye hiç mi hiç niyetim yok, bu nedenle yine de arada kendimden haberler vermeye çalışacağım.

Bu konuların haricinde rutin yaşamım devam ediyor. Arkadaşlarla görüşüyoruz, birlikte biryerlere gidip gezip alışveriş yapıyoruz, kimi zaman da birbirimizin evlerinde toplanıyoruz. Geçtiğimiz hafta verilen bir kahvaltı davetine eli boş gitmek istemedim, o nedenle bir pasta hazırladım. Pastamı nasıl süsleyeceğim konusunda kararsız kaldım, çünkü burası dayanılmaz sıcak. Öyle ki pasta için hazırladığım ganaj, dolaptan çıkarır çıkarmaz yumuşayıveriyordu. Bu nedenle şeker hamuruyla kaplamaktan vazgeçip, en azından çok soğukta bekletip erimeden teslim edebilirim umuduyla krema kaplamaya karar verdim.

Buradaki arkadaş grubumuz çok uluslu olduğu ve kendi adıma Türkiye'yi ve kültürümüzü bir nevi temsil ettiğim için, pastamda küçük bir Türk sanatına örnek vermek istedim. Baştan olup olmayacağından hiç emin değildim, hayatımda Ebru Sanatı çalışmadım ya da çalışılırken de bizzat görmedim. Bu nedenle öncelikle küçük bir kasede erittiğim çikolata üzerinde denedim. Her ne kadar gerçeğinin güzelliğini yansıtmasının imkanı olmasa da, ucundan köşesinden fikir sahibi olsunlar diye, yine de deneyip göstermeye karar verdim.

Ebru Sanatının nasıl yapıldığını daha önce Tv programlarında izlemişsinizdir sizler de. Ustaları yaparken her ne kadar kolay görünüyorduysa da sadece ufacık bir aşamasında bile çok zorlandım. Geleneksel Ebru motiflerinden olan laleyi, yapmak üzere kendime model seçtim. Yapımı için ise bu siteden yararlandım.

Eğer siz de denemek isterseniz yapacağınız şey, beyaz çikolatayı eritmek ve dilediğiniz gıda boyası ile renklendirmek. Tabii çikolatanız soğuyup katılaşmadan motifleri hızlıca yapıp şekillendirmelisiniz de. Pastamı yine son zamanlarda sıkça kullandığım kakaolu pandispanya ve 400 gr. Krema ve 300 gr. bitter çikolatayı beraber eritip, soğutup çırptığım ganaj ile hazırladım. Ganajın yarısından biraz azını pastamın üzerini kaplamak üzere erittikten hemen sonra ayırdım. Pastamı hazırlayıp çırpılmış ganaj ile kapladım, üzerine oda sıcaklığında beklettiğim ganajı düzgünce döküp, üstünün heryerinin kaplanmasını sağladım.

Daha sonra renklendirdiğim beyaz çikolatalar ile ebru motiflerini hazırlayıp donmaları için buzdolabına kaldırdım. Son olarak pastamın kenarlarını rendelediğim bitter çikolata ile düzgünce kapladım.

Aşağıda pastanın yapım aşamalarına bir göz atabilirsiniz. (Pastayı götürüp masaya koyduğumda gerçekten de bu şekilleri nasıl yaptığımı sordular, bu sayede öz sanatlarımızdan birinden bahsetme fırsatını da bulabilmiş oldum.)







Umarım ayrılığın süresini fazla uzatmadan tekrar aranızda olabilirim...
Her şey gönlünüzce olsun.
Sevgilerimle,
Esra