Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mayıs 21

Yaz geldi, ara zamanı...

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba hepinize. Arayı bu kadar açmamın sebebi öncelikli olarak tembeliğim olsa da, bir süredir Çin'de blogger'ın kapatılmış olması nedeniyle bloguma da giremiyorum. Şu satırları "gizli sörf" sayesinde yazabiliyorum ama onda da pek çok fonksiyon kullanılamıyor. Tekrar açılacağı günün ümidiyle şimdilik ara vermeye karar verdim.

Önümüzdeki günlerde iki şehirlik Çin turu yapacağız ve Çin'in en güzel doğalı mekanlarından birine gideceğiz. Link veremiyorum, kullanılamıyor çünkü; ama "Guilin" diye google'ın görseller kısmında araştırma yaparsanız nasıl bir yer olduğu hakkında fikriniz olabilir. Türkiye'ye gittiğimde umarım oradan sizlerle paylaşma imkanı bulurum.Oradan dönüşte üç gün sonra kısmetse Türkiye'ye dönüyorum, şimdiden deli gibi heyecan sardı, eşimsiz ilk yolculuk denemem olacak bu benim. Umarım sorunsuz bir şekilde halledebilirim.

Son günlerde neler yaptığımı da paylaşmak istiyorum sizinle. Mesela diyetimin ne durumda olduğunu. Sevgili Mehtap sağolsun, toplamda 3 kilo vererek amacıma ulaştım ama en güzeli sizlerle bir sır paylaşacağım. Ömrüm boyunca düz bir karın hayali kurdum. Denemediğim yöntem kalmadı bunun için. Bundan bir kaç yıl önce internetten bir kitap sipariş etmiştim ama çok az bir denemeden sonra fırlatıp bir kenara atmıştım. 3 haftadır bu kitabı yeniden uygulamaya başladım ve karnımda 9 cm.lik bir incelme oldu, belim ise 8 cm. daha ince. Bu kitap bir mucize, aynen yazarın söylediği gibi bir kaç haftada karnım dümdüz oldu. Bu kitabı size tavsiye etmekten çekinmiyorum, bilinen doğruların aksine, karnım hiç acımadan, günde sadece iki sefer olmak üzere 15 dakikayla başardım bunu. Kitabın adı: "Düz bir karına sahip olmak" yazarı ise "Odile Payri". Google'da araştırın, bulacaksınız. Üstelik fiyatı 10 ytl'den az.

Biliyorum ortaya karışık bir yazı oldu bu, bu aralar yaptıklarımdan da örnek vermek isterim, örneğin Dilekciğim'in su böreğini yaptım ve öyle güzel anlatmıştı ki sayesinde su böreği delisi eşimden tam not aldım. Link veremiyorum demiştim, adresi şu: incisi.blogspot.com.
Sonra bir gün lahmacun denemek istedim, o da harika oldu, bu tarif de Salihacığım'dan, adresi ise şu: binbircesni.blogspot.com/ Her iki arkadaşıma da garantili tarifleri için teşekkürü borç bilirim. Başka arkadaşlarımdan da yaptım bir kaç ana yemek ama aklıma gelmiyor şimdi hangisini kimden aldığım, onlar da harikaydılar.

Bu arada pek çok kez misafir ağırladım, pastalar, turtalar, poğaçalar, kurabiyeler yaptım, diyetle nasıl hallettin diye sormayın malesef bolca da yedim. Ama tüm bu tarifler de blogumda yer alanlardan olduğu için yayınlamadım.

Çin'de ise hayat tam hızıyla devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda iki sefer hastanelik oldum böcek sokmalarından, bir sefer fil gibi şişmiş ayaklarımdan yürüyemedim. Bir seferinde de sağ kol ve bacağım üç yerden sokularak birer patatese dönüştüler. Neler oldu ne siz sorun ne ben söyleyeyim; sadece bahçeme çıkmaya korkuyorum artık diyeyim siz anlayın. Bunlardan hariç bol bol dışarı çıktım bu aralar, pek çok gözlemimle beraber ilginç tecrübelerim de oldu. Örneğin bir gün evimin önünde düğün fotoğrafları çekildi, tabii ben de makinemi çalıştırdım onlarla beraber. Buraların adetlerinden birisi de bu düğün fotoğrafçılığı. Düğünlerinden günler belki de haftalar evvel bir fotoğrafçıyla anlaşıyorlar ve dış mekanlarda çeşitli kıyafetler giyerek bol bol fotoğraf çektiriyorlar. Ama ben böylesini hiç görmemiştim çünkü kah yere yattılar kah çöp tenekesinin önünde poz verdiler.Onları da sizlerle paylaşmak istedim ama resim yükleme fonksiyonu da yok, ilgilenirseniz bu linklerde resimleri bulabilirsiniz:
http://img199.imageshack.us/img199/8480/35721061.jpg
http://img199.imageshack.us/img199/2233/31187049.jpg
http://img200.imageshack.us/img200/7393/57529119.jpg
http://img200.imageshack.us/img200/8341/40378522.jpg
http://img200.imageshack.us/img200/3936/62900501.jpg
http://img200.imageshack.us/img200/1682/92172058.jpg

Yazacak, anlatacak şeyim çok ama hem zamanım yok, hem de bloga erişimim kısıtlı. Biliyorum çorba ettim bu post'u, resimsiz de zevksiz oldu ama hem veda edeyim hem de son günlerden bahsedip deşarj olayım istedim. Hepinizi çok özleyeceğim, hoşçakalın...

Salı, Mayıs 5

Noodle'ların Kralı: Chao Mian-Kızarmış Noodle


Çin mutfağını börtü-böcek sananların yanıldıklarını anlamaya başlamışsınızdır eminim. Bu mutfak keşfedilesi lezzetlerle dolu. Her bir restoran deneyimimizden sonra en az bir harika tadı daha damağımıza katmış olarak kalkıyoruz sofralardan. Ben de pek çoğunu devam eden günlerde evde deneyerek aynı tadı yakalamaya çalışıyorum ki dönüşümüze de arada pişirip hasret giderebilelim.

Bu seferki lezzetleri tanıtmadan önce bu sıralar okuduğum Ejder Şahlanıyor adlı kitaptan çok etkilendiğim bir kısmı aktarmak istiyorum sizlere. Çin'i gerçekten en iyi tanıtan kitabın (Kastım Türkçe'ye çevrilmiş olanlardan) bu olduğunu güvenle söyleyebilirim. Bugüne kadar okuduğum Çin'le ilgili hiç bir kitap bana burasının gerçekte ne olduğunu anlatamamıştı.

Kitapta Çin'in tarihçesinden başlayarak, neden bir ekonomi devi haline geldiği, kültürel devrim, tek çocuk politikası hakkında edinebileceğiniz engin bilgilerle beraber, satır aralarından çıkararak; yemek kültürünün neden şimdiki durumunda olduğunu da öğrenebilirsiniz.

Çin'de neden hemen herşeyin yendiğini, bazı yiyeceklerin, yıllar öncesi çekilen açlıktan gelen alışkanlıklardan olduğunu çok iyi anladım. İnsanlar savaş sırası ve sonrası, devletin yüzde yüze varan tahıl vergileri nedeniyle o kadar aç kalmışlar ki, karınlarını doyurabilmek adına yemedikleri şey kalmamış. Üstelik kültür devrimi esnasında evlerde yemek pişirmek bile yasakmış. Gizlice yapanlar ağır cezalara maruz kalıyorlarmış, yemeklerini devletin belirlediği aşevlerinde yiyorlarmış, onu da bulabilirlerse tabii. O zamanlar çekilen acıları kitaptan yaptığım şu alıntıyla ifade edebileceğimi düşünüyorum:
.........Chu ailesinin ak saçlı, kamburu çıkmış büyükannesi o günleri tüm canlılığıyla hatırlıyordu."Kabak kökleri ve yaprak yemek zorundaydık. Ailemiz gizlice sebze yetiştirerek kurtuldu," dedi. "Çoğu yerde halkın yüzde 30'u öldü. Her aile birilerini kaybetti. Bir sürü kız öldü ve çok insan uzaklara kaçtı. Ortadan kayboldular ve uzun yıllar boyu geri dönmediler. Bu yol üzerinde, yiyecek bulunur umuduyla Fengyang'a ulaşmaya çabalarken ölen çok kişi gördüm. Yere düşüyorlardı ve kalkıp devam edecek halleri yoktu."..........

Çin'de günümüzde kullanılan "ni hao" yani merhaba kelimelerinin asıl anlamını anlatmıştı Çince öğretmenim. "Sen iyi misin-merhaba" demek diye bildiğimiz bu sözler, aslında "bugün bir şey yedin mi" anlamına geliyormuş. Burada ellerinden geldiğince sebzelerin-meyvelerin her kısımlarının, hayvanların her bir uzuvlarının yenmesi, ziyan etmeden doyabilme kaygısından ileri geliyor. Buna sonuna kadar saygı duyuyorum, elbette kendi seçimlerim ise kendi alışkanlıklarıma dayanarak sürmeye devam ediyor ;)

Buraya başka bir konuda not düşmek istiyorum hemen, Çin'de sebze deyince aklınıza gelebilecek sebzelerden hariç, inanılmaz çeşitlilikte otlar var. (Tijen, kulakların çınlasın.) Her markete gidişimde o reyondan geçerken içimi çekiyordum, keşke nasıl yapıldığını bilseydim diye; dün yardımcıma söyledim, bundan sonra haftada 1-2 sefer alıp pişirteceğim ve sizlerle paylaşacağım. Biliyorum oralarda bulamayacaksınız belki ama fena mı, pek çok da yeni bilginiz olacak otlara dair. Henüz pişirmediğim bir tanesi var şu an evimde, yanda resmini gördüğünüz. Burada semizotu hiç yok ama iki yıldır ilk defa satıldığını gördüğüm bu ot, semizotunun amcaoğlu falan olabilir. Tadı biraz daha acımtırakımsı ama aynı semizotu gibi bir rayihası var. Bugün pişireceğim bakalım nasıl olacak.

Lafı inanılmaz uzattım, umarım buraya kadar okumuş olanlarınız da vardır içinizde, şimdi hemen noodle tarifime geçeceğim. Noodle deyince aklınıza tek tip makarna geldiğini biliyorum ama benim farkettiğim onlarca çeşit noodle var aslında. Mesela bir tanesi bezelye ve fasulyeden yapılan noodle. Ya da pirinç noodle'ları. Bir de çeşitli noodle'lar ile hazırlanan çorbalar var. Bir başka yazımda anlatacağım inşallah onları; ama bu noodle bildiğiniz un-yağ-tuz-su dörtlüsünden oluşan en klasik noodle tarifi. Buradaki Uygur restoranlarında gözümüzün önünde elde açılıp inceltilen bu makarnaları, marketlerde ön haşlanmış olarak bulabiliyoruz. Bu noodle'ların içinde yumurta olmaz ama siz denemek isterseniz klasik yumurtalı Çin noodle'ını yarı-diri haşlanmış olarak hazırlayabilirsiniz. Bu noodle'ın adı chao mian(çao miyen)-fried noodle yani kızarmış noodle'dır, Çin'in en klasik en leziz makarnasıdır. Çoğunlukla "pak choi-bok choy" diye bilinen ama asıl adı "bai cai (bay tay)" olan bir sebze ile pişirilir. İçine konan malzeme açısından pek çok çeşidi vardır ama benim favorim bu.

Malzemeler (2-3 Kişilik)
2-3 kalıp Çin makarnası
3 çorba kaşığı sıvı yağ
400 gr yaprak yaprak ayırılmış bai cai (yeşilliksiz de olur ama yeşillik ile denemek isterseniz uzun marul yaprakları da kullanabilirsiniz)
2 diş sarımsak
3 ince dilim taze zencefil
3-4 çorba kaşığı et suyu-içine bir tatlı kaşığı toz şeker konacak
1 çorba kaşığı soya sosu
Varsa 1 tatlı kaşığı susam yağı

Yapılışı:

Noodle'ları kaynayan suyun içine salalım, 3-4 dakika kadar bekletelim. Yarı-diri haldeyken suyunu süzelim. Yeşillikleri yıkayıp sularını süzmeye bırakalım. Sarımsakların kabuklarını ayıklayıp tek bir havan tokmağı darbesiyle ezelim.(Bir bıçağı sarımsağın üzerine yan tutup üzerine elinizle vurarak da ezebilirsiniz) Zencefilleri kıyalım. Bir büyük wok'u ya da en büyük ve derin tavamızı harlı ateşe oturtalım. İçine 3 çorba kaşığı yağı koyup iyice kızmasını bekleyelim. Sarımsakları ve zencefilleri ekleyip kısa bir süre karıştıralım. Yeşillikleri ekleyip hepsini beraber sık sık karıştıralım. (Çin'de bu işlemi tavadakileri sürekli havaya fırlatarak yapıyorlar) Sebzeler diriliklerini biraz kaybeder kaybetmez içine süzdüğümüz makarnaları, soya sosunu, ve et suyunu ekleyelim. Sürekli karıştırarak 2 dakika pişirelim. Kapağını kapatıp 1 dakika daha et suyunu çekmesi için bekleyelim. Ateşten alıp susam yağını ekleyip karıştıralım ve sıcak servis yapalım.

Afiyet Olsun!

Perşembe, Şubat 26

Levrek Buğulama, Çin Mutfağına Dair İzlenimler...


Aklınızdan kim bilir kaç kere, "acaba bu kız oralarda ne yiyip içiyor, kesin feci mide bulantılarıyla dolaşıyordur" diye düşünceler geçmiştir değil mi? Çin yemeklerini yakından tanımıyorsanız, ya da Çin yemeklerini börtü böcek sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Aralarında kötü deneyimlerim de olmasına rağmen aslında genelde Çin yemeklerine "bayılıyorum". Bu nedenle bu yazımda, Çin mutfağı ve kültürü hakkındaki düşüncelerimden ve izlenimlerimden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle ülke genelinde tek tip bir mutfakları olmadığını söyleyebilirim. Yemeklerin çeşitliliği, kullanılan malzemeler ve yapılış tarzları bakımından pek çok bölge ayrımı var. Mesela kimi bölgelerde -ki genel de güney kısımlarda daha çok- yemeklerinde korkunç acı ve baharat kullanıyorlar. Kuzeye doğru çıktıkça acı miktarı azalıyor, kimi bölgeler yemeklerini daha şekerli yemeyi severken kimi bölgeler daha tuzlu yemekleri tercih ediyor.

Pilav ise tüm bölgelerin ana yemeği ama yemek demek yanlış olur, bizdeki ekmek ne ise onlar için yağsız-tuzsuz pişirilmiş, kimi zaman yasemin kimi zaman da başka bir çeşit pirinç kullandıkları pilav o demek. Yine bölgelere bağlı olarak pilavı kızarmış olarak da tüketiyorlar. Kızarmıştan kastım, pirinci haşladıktan sonra çeşitli minik doğranmış et veya sebzeler, ya da haşlanmış yumurta ve bol yağ ile kavurmaları. Bu kavrulmuş pilavların tadına doyum olmuyor. Mesela burada sıkça gittiğim bir restoranda genelde içinde aynı anda karides, ananas, taze soğan, bezelye, havuç, haşlanmış yumurta, yeşilbiber ve tuzlu kuru balık olan bir çeşidi bayılarak tüketiyorum her seferinde.

Bir başka ana yemekleri bildiğiniz gibi noodle yani Çin makarnaları. Bu makarnaların onlarca çeşidi ve yüzlerce çeşit de pişirilme şekli var. Benim favorim, "chao mian" denilen kızarmış olanlar. Yine çeşitli sebzelerle yarı diri haşlanmış noodle'ın, birlikte yağda kavrulmasıyla yapılıyor. Bir de makarnalarını çeşitli sebze ve etlerle birlikte çorba yapmakta kullanıyorlar. Bunları yerken, kullandığınız çubuklara bir de mini bir kepçe ile yardım ediyorsunuz. Yoksa yemesi hayli zor oluyor.


Çin mutfağından hangi çeşit yemeği seçerseniz seçin, illa ki birer lokmalık parçalar halinde geliyorlar. Çin kültüründe yemeği "parçalamak" ayıp. Yani bıçak kullanarak parçalara ayırmak yemeğe saygısızlık olarak nitelendiriliyor. Bunu söyleyen bizzat eşimin Çinli asistanı, yani onun yalancısıyım.













Çin'de bir restoranda sebze yemeği sipariş ederseniz sakın "bu pişmemiş" deyip geri yollamaya kalkmayın. Çünkü sebzeler illa ki biraz fazla diri geliyor. Ama yemesi öyle zevkli oluyor ki anlatamam. Kıtır kıtır ağza gelen bir patates dilimi beni burada hiç rahatsız etmiyor, olanca yağlılığıyla beraber, en azından sebzenin sağlıklı ve vitamini ölmemiş kısmı da midenize inmiş oluyor. Bazı sebzeleri ilk defa burada gördüm. Bazı önceden tanıdığım sebzeleri ise pişirilme şekilleri itibariyle ilk burada gördüm. Kimi sebzeler, mesela bezelye, burada kimi yemeklerde kabuğuyla geliyor. Bildiğim kadarıyla Türkiye'nin de bazı yörelerinde bezelye yine kabuklu kullanılıyor ama ben ilk defa burada görünce haliyle bana çok ilginç gelmişti.

Çin'de balık yemekleri de bir hayli ilginç. Burada hemen hemen bildiğim hiç bir çeşit balık yok. Çoğu nehir balığı, denizden gelenler ise somon balığı hariç genelde bana göre bayat olduğu için denemeye korkuyorum. Allahtan Metro markette dondurulmuş levrek filetoları buldum da, elimden geldiğince lezzetlendirmeye çalışarak Türkiye'deki gibi balık sofraları hazırlayabiliyorum. Geri kalan deniz mahsullerini ise olağandan fazla bulmak mümkün. Her türlü kabuklu kabuksuz midye, her çeşit deniz böceği inanılmaz ucuz fiyatlara satılıyor. Bizim gibi siz de "denizden babam çıksa..." tabirini benimsemişseniz, burası tam size göre.

Restoranlarda ise genelde nehir balıklarından yapılmış değişik soslu yemekler ve çorbalar bulunuyor. Normalde ızgarada sade olarak pişirilmiş bir Çin balığının tadını "samandan farksız" diye nitelendirirken, onların hazırladığı şekilde yediğim zaman tadına doyamıyorum. Mesela yanda resmini gördüğünüz yemek, bir balık. Bu şekle nasıl soktuklarını hala anlayabilmiş değilim, ama o uzantıların dışının çıtır çıtır, içinin yumuşacık ve kılçıksız bir balık eti, dışındaki sosunun da hafif tatlımsı ama çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim.

Hazır yeri gelmişken, Çin mutfağında süslemenin ne kadar önemli bir yer kapladığına değinmek isterim. Az önceki balığın tabağına bir bakın mesela, içinde gerçek balıkların yüzdüğü bir mini akvaryum görebilirsiniz. Kimi zaman gelen yemeğin kenarında bir sanat eseri yatıyor olabiliyor, mesela yine gelen bir balık yemeğinin yanında, nasıl olduysa hiç orijinalliği bozulmadan göklere doğru kıvrıla kıvrıla çıkan balık iskeleti yer alıyordu bir seferinde.

Burada, yani yaşadığım şehirde pek çok yabancı olduğundan bahsetmiştim daha önce. Sadece oturduğum bölgeden değil, şehrin tüm bölgelerinden pek çok kadın, bir e-mail sistemi sayesinde birbirimizle haberleşiyoruz. Grubu yönetenler, her hafta bir etkinlikle bir araya geliyor. Bu haftaki etkinlik, bir öğle yemeği toplantısıydı. Bugün bulunduğumuz restoran da bir Çin restoranıydı. Sanmayın ki burada batı restoranları yok, genel olarak batı tarzı kahvaltı ve öğle yemeklerinde toplanıldığını belirtmek isterim.

Bugün seçilmiş restorandaki sunum ve yemeklerin lezzeti hepimizi çok memnun etti. Özellikle de Pekin ördeğinden bahsetmek isterim, sanırım Çin denince akla ilk gelen yemek türü olmalı. Bu yemeğin özelliği, ördeğin bütün olarak her tarafının eşit kızartılıp, servis esnasında da sadece derisinin kullanılıyor olması. Yerken ise bizdeki lavaş benzeri ama buharda pişmiş gözlemeler, ince kıyılmış taze soğan ve bir çeşit tatlı sosla dürüm yapılıyor. Ördeğin geri kalanı ise siz yemeğinizi yerken parçalanıp çorba haliyle size daha sonra sunuluyor.


Son olarak Çin mutfak ve yemek kültürüne dair bir kaç kelam daha edip tarifime geçmek istiyorum. Çin'de yemek yemek çok önemli ama dahası paylaşmak çok önemli. Burada yemek sipariş ettiğiniz zaman tüm yemekler ortaya gelir ve herkes sırayla istediği tabaktan çubuklarıyla birer parça alır. Yani, " bunu ben sipariş ettim" deyip tabağı önünüze alamazsınız, ayıp. Masaların ortalarında camdan yapılmış, elle çevrilebilen ikinci bir kat vardır, tüm yemekler üzerine konur, kim neyi yemek isterse zarifçe cam tablayı çevirip, istediği yemeği önüne getirir. Yemekleri ise çubuklarla yediklerini hatırlatmama gerek olmadığını biliyorum, zira ilginçliğinden dolayı bilmeyen yok ama bana göre yorucu ve gereksiz. Üstelik kimi zaman bıçakla bazı büyük parçaları kesme ihtiyacım doğuyor. Çinliler, bu gibi durumlarda aynı parçayı ağızlarıyla ustalıkla koparıp, geri kalanı önlerindeki tabağa koyuyorlar. Ama ben hala kibarcasını beceremediğimden, küçük parçalara yönelmek durumunda kalıyorum. Yeryüzü nüfusunda aldıkları yer itibariyle çubuk kullananların çatal kullananlardan daha fazla olduklarını söylemek mümkün, çünkü Japon'lar, Koreli'ler gibi geri kalan Asya memleketleri de çubuk kullanıyor. Hala çatalın pratikliğini keşfedememiş olmaları beni şaşırtıyor ama vardır herhalde bir bildikleri deyip konuyu kapatmak istiyorum.

Çin mutfağı ve kültürü elbette benim anlattıklarımla asla sınırlı değil, anlatmaya kitaplar yetmez. Yine de merakınız varsa bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bu kitaptan sonra Çin yemeklerine ilginiz şaşılası derecede artabilir.

Gelelim tarifime, dediğim gibi alışageldiğim lezzetteki balıkları evimde yapma şansım olmadığı için, dondurulmuş fileto halinde aldığım levrekler için özel bir tarif ihtiyacı hissettim. Daha önce çok becerikli bir arkadaşımın evinde yediğim nefis bir levrek buğulamanın tarifini, bir İspanyol tarifi ile birleştirip Türk tadına uyarlamaya çalıştım. Misafirlerinize ve kendinize değişik bir lezzet sunmak isterseniz, üstelik bunu da leziz mi leziz taze Türk levrekleri ile yaparsanız pişman olmayacağınız bir tarife kavuşmuş olursunuz benden söylemesi.

Levrek Buğulama

Kişi başı 1 levrek fileto- Balıkçınıza hazırlatabilirsiniz.
1 Büyük balıktan çıkan iki fileto fazlasıyla iki kişiye yetiyor.
4 çorba kaşığı zeytinyağı
5-6 diş sarımsak
1 küçük kuru soğan, ince doğranmış
3 avuç kadar mantar, yarım cm. eninde dilimlenmiş
Yarım limon suyu
2 rende domates
Yarım kaşık domates salçası
1 defne yaprağı
1 çorba kaşığı un
Karabiber
Yarım çay kaşığı kekik
Tuz
1 adet çarliston biber
Yeterince su

Filetoları 3 ya da 4 parmak eninde kesip bir fırın kabına yan yana dizelim. Bir tavaya zeytinyağını koyup biraz kızdıralım. İçine kabuğu soyulup dilimlenmiş sarımsakları ekleyip, sarımsaklar pembeleşene dek kavuralım. Doğranmış soğanları ekleyip biraz kavuralım. Dilimlenmiş mantarları ekleyip hemen ardından limon suyunu gezdirelim ki mantarlar kararmasın. Mantarlar suyunu salıp çekene dek pişirelim. Mantarlar küçülünce domates rendesi ve salçayı ekleyelim. 1 çay bardağı kadar su ilave edip baharatları ekleyelim. (Defne yaprağı, tuz, kekik, karabiber) Domatesler yumuşayıncaya dek pişirelim, ardından 1 çorba kaşığı unu, 2 çorba kaşığı kadar soğuk su ile ezip sosa katalım. 5 dakika kadar kaynatalım. Sosumuz ne fazla sulu olmalı ne de kuru, suyunu çok çektiğini düşünürseniz fazla olmamak kaydıyla ekleyebilirsiniz. Resimdeki kadar su yeterli oluyor.

Hazırladığımız sosu, fırın kabındaki balıkların üzerine dökelim, ikiye böldüğümüz biberi üzerlerine kapatalım. Önceden ısıttığımız 190 derecedeki fırında 30-40 dakika kadar pişirelim.




Afiyet olsun!

Salı, Ocak 6

Başlık Yok, Boşluk Var...



Yarım saat kadar önce günlerdir uğramadığım "Acemişef" mail adresime bir göz atayım dedim. Sevgili Zümrüt'ten gelen bir mail sayesinde nicedir uğramadığım sayfama geldim sonra. Bir de online kaç kişi var kısmındaki "14" rakamını görünce içim bir hoş oldu. Hala sabırla girip bakmanız o kadar içime dokundu ve aynı zamanda mutlu etti ki bir anda bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Sevgili kim olduklarını bilmediğim "14" kişi, yeniden yazma isteğimi uyandırdığınız için müteşekkirim size. Zümrütcüğüm, ayrıca teşekkürlerimi sunacağım sana da az sonra.

Sayfama gelip benimle acımı paylaşan hepinize sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Acılar paylaştıkça azalıyor, her ne kadar artan özlem olsa da. Zaman öyle çabuk akıp gidiyor ki, her saniyemi aklımda tutmaya çalışmama rağmen, bakıyorum elimden çoktan kaymış gitmiş. Çin'e döneli henüz iki gün oldu. Bu sefer yanımda iki haftalığına annemi de getirdim. Önümüzdeki haftasonu ise kızkardeşim geliyor eşiyle. İnşallah bebeklerini kucaklarına almadan önce biraz gezdirmek istiyorum onları. Ardından yeniden telaşe başlatacağım kendime. Birşeylerle meşgul olunca düşüncelerimi dağıtmak, içinde bulunduğum boşluktan çıkmak daha kolay oluyor. Bu meşguliyetimin arasına blogumu da katacağım inşallah.

Bu yazımı da boş boş yollamayayım dedim kendi kendime, o nedenle babamı kaybetmeden üç gün önce yaptığım, eşimin doğum günü pastasını ekliyorum. Belki daha sonra ayrıntılı yapılışını da paylaşırım.

Yokluğumda beni boş bırakmayan, gerek yorum gerek mailleriyle desteğini ve özlemini sunan dostlarım, çok sağolun.

Görüşmek dileğiyle,
Esra

Pazar, Mayıs 18

Çin/Lushan Bölüm 2 - Kaplıca ve yemek macerası...

Lushan gezimizin oldukça yorucu olan ilk bölümünden sonra yorgun argın otelimize geri döndük. Akşam yemeğimizi yedikten sonra, olan yorgunluğumuzu atmak üzere odalarımıza çekilmiştik ki, dışarıdan gelen gürültülerle bu pek mümkün olmadı. Nedir bu gürültü diye kafamızı pencereden uzatınca, otelin kaplıca havuzlarının pek çok Çinli ile dolup taştığını farkettik. Aslında çok şaşırdık, çünkü kaplıcalara gündüz giriliyor sanıyorduk. Vardır bunda bir hikmet deyip, oğlumuzu apar topar babaannesinin odasına yollayıp, soluğu aşağıda aldık.

Daha önce dediğim gibi Lushan, bir kaplıca bölgesi. Dağların hemen eteklerinden başlayan pek çok otel veya halka açık yüzme havuzları var. Çevre kentlerden buraya günü-birlik ya da kalmalı olarak pek çok insan geliyor. Bu nedenden dolayı da adım başı mayo satan dükkanlar bulunuyor. Yeri gelmişken Çin mayo modasından bahsedeyim. Buraya ilk geldiğimde her şeyin pek ucuz olmasından yola çıkarak yaz aylarını ve görücüye çıkacak 2008 yaz yüzme kıyafetleri modasını iple çekmiştim. Fakat Nisan ayıyla beraber standlarda yer almaya başlayan her bir mayo çeşidiyle tüm hayallerim uçup gitti. Nedense Çinli kadınların zavallı güneşle bir sorunları var. Bronzlaşmaktan adeta ölesiye nefret ediyorlar. Bu nedenle de mayoları ve bikinileri oldukça kapalı. Ama nasıl kapalı, sanki gecelik gibi uzun etekli mayolar ya da atlet-şort gibi bikiniler, bazıları da sanki güreşçi kıyafeti gibi dize kadar uzun. Sanmayın ki utangaçlıklarından mayo modaları böyle.

Geldiğimden beri özellikle de yaz geldiğinden beri, içlerindeki çamaşırların dikişlerine kadar görünecek incelikte kıyafetler giyenleri yüzlerce kez gördüm. Bazı giydikleri şortlar, iç çamaşırlarını utandırır kısalıkta. Çinliler'in sorunu tamamen yaramaz güneşle. Peki bu kapalı mayoları giydikten sonra içleri rahat mı sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Her bir mayocunun yanında yöresinde, yarı çapı en az otuz santimlik pasta çemberi gibi kocaman şapkalar satan şapkacılar var. Eğer güneş kremi istiyorsanız en az 30 faktörlüsünü bulursanız, öpüp başınıza koymalısınız. Şimdi bitti mi? Hayır. Bir de üstüne üstlük havuzlara akşam olmadan girmiyorlar. Tabii en emin yol, güneş battıktan sonra girmek. Hal böyle olunca da bize de riayet etmesi kaldı. Fakat kaplıcaya girmem bir dert, çıkmam ayrı dert oldu.

Otelin uygulamasına göre, havuzları kullanmak için ayrı bir binaya gidilip oradaki soyunma odalarına gidilmeli. Orada size havlu vs. veriyorlar, siz de mayonuzu giyiyorsunuz. Giderken hazırlıklı olduğum için sadece eşyalarımı, verilen dolaba koydum o kadar. Çinli dostlarımızın meraklı bakışları altındaki kaynar su sefamızı geç saatlerde(23:00), havuzun kapanmasıyla birlikte tamamladıktan sonra bu giyinme odalarına geri döndük. Döndük de, ben bir türlü ne yapacağımı bilemedim. Neden mi? Mayolar ıslak, üst değişmek lazım. Fakat duş alınan kısım hariç hiç bir soyunma kabininde kapı yok? Bir sağa gidiyorum bir sola gidiyorum, duşların hepsi de dolu mu? İçerisi de epey kalabalık. Peki dedim kendi kendime, bu kadıncağızlar nasıl giyiniyorlar? Dememle yanımdakinin mayosunu atıvermesi bir oldu. Bir de arkamı döndüm ki, herkes olanca rahatlığıyla giyiniyor. Hemen bakışlarımı aşağı eğip, pılımı pırtımı ıslak üzerime geçirip çıkıverdim oradan. Yok yok, ben alışamam. Benim mahretiyetim olmalı.

Bu konuda pek çok gözlemim oldu, yani Çinli kadınların rahatlığı ile ilgili. Ama bu kadar rahatlığa rağmen en ufak taciz vs. yok bu ülkede. Herkes birbirini sadece insan olarak görüyor, kadın-erkek olarak değil. Bu konudaki gözlem ve yorumum çok uzun, belki başka bir zaman paylaşırım.

Yazım çok uzadı yine, sizleri sıkmak istemem ama ertesi gün olanları da anlatmadan geçemeyeceğim. Ertesi gün Lushan Milli Parkı'na gitmek üzere sabah erkenden yola koyulduk. istikametimizin yine yüzlerce metre yukarıda bir dağın başında olacağını biliyordum ama, yolun hayatımda görüp göreceğim en kötü yol olacağını bilmiyordum. 1 metre bile düz devam etmeyen, sadece ardı arkasına yüzlerce virajdan, her bir virajın ardından burun buruna arabalarla karşılaşıldığı korkunç bir yoldu. Doğal güzelliğine denilecek söz yoktu ama malesef sadece dua edip mide bulantımı bastırmaya çalıştım, resim çekemedim. Yolun sonunda her halde Çinli kadınları kıskançlıktan çatlatacak kadar kireç beyazıydım. Bir süre yüzümüze su çarpıp dinlendikten sonra milli parka girmek üzere biletlerimizi aldık. Bir süre de Çinli görevlilerin oğlumuzla resim çektirmelerini bekleyip, içeri girdik.


Şimdi düşünün. En az 40 dakika, neredeyse 90 derece eğimli yollardan geldik, ama yüzyıllar önce insanlar buraya tırmanmış, dağ gölünün etrafında bir yaşam, bir kent kurmuş, tapınaklar inşa etmiş ve mağaralarda keşişleri inzivalara çekilmiş. Biz tüm gün sadece yarısına yakın bir bölgesini, onu da arabayla gezdik. Hala hayranlığım sürüyor. Size lafı uzatmadan görüntüler vermek istiyorum.


Parkın çeşitli yerlerine yayılmış çeşitli mekanlar vardı. Bunlardan bazılarına gidemedik çünkü tam anlamıyla korktuk.


Bazı uçurumların kenarlarında resim çektirenler vardı, hala nasıl düşmediklerine şaşıyorum; parkın görevlileri de önlem olarak, sadece kayanın üzerine sarı bir boya ile sınır çizmişlerdi o kadar. Kimi basamakların kenarlarında öylesi uçurumlar vardı ki, devam edersek birimizden birini kaybederiz korkusuyla, daha emin olabilecek yerleri keşfetmek üzere geri döndük.




Ziyaret edebildiğimiz bazı yerlerden fotoğraflar var aşağıda. Bunlardan "ölümsüzün mağarası" olan inanılmaz güzel ve gizemli bir yer. Yolun kenarından aşağı doğru yüzlerce basamak indikten sonra gizli kalmış bir güzellik çıkıyor insanın karşısına.


Geçmişte nasıl olup da uçurumun bir kenarındaki bir mağarada inzivaya çekilmişler, ve sonradan orayı tapınak haline getirmişler inanılır gibi değil. Bu resimde üç kişi görüyorsunuz, ellerindeki tütsüleri yakıp bir alttaki tütsülüğe yerleştirecekler sonradan.


Bunu her türlü dilek ve istekleri için yapıyorlar. Bir önceki yazımda biz de tütsü dikmiştik hatırlarsanız; eğer bu denli kocamanını alıp da yaksaymışız, ömür boyu bir daha yakmamıza gerek olmayacakmış. Şimdi her gidişimde tek tek al, dik. Olacak şey değil :)


Bu resimler de mağaranın yanındaki tapınaktan. İnsanlar diz çöküp dua ediyorlardı putlarına.



Şimdi asıl meseleye geliyorum. Bugüne kadar ingilizce menüsü olmayan neredeyse hiç bir Çin lokantasında yemek yememiştik. Taa ki gezimizin sonuna doğru zil zurna acıkana kadar. Orada bulunan herhangi bir yerde yemek yemekten başka şansımız yoktu. Şoförümüze orada yemek yenilebilecek en iyi yere bizi götürmesini söyledik. Fakat kapıdan girerken bile ne kadar yanlış yaptığımız belli olmuştu.


Gittiğimiz restoran iki kattan oluşan, masaların kimileri buruşuk bir naylon kaplı, kimileri pis bezlerle silindiği belli, bolca buğulu camlı, mutfağının girişi hayli kirli bir mekandı. Ama başka seçme şansımız da yoktu, çünkü en iyisi orasıydıysa diğerleri nasıldı kimbilir. Neyse, önce üst katı denedik. Baktık çoluk çombak kalabalık, bir de üstüne üstlük sigara dumanına boğulmuş. Mecbur daha az temiz görünen alt kata geçtik, pis bir masaya, hemen kalkacakmış gibi ucundan ilişiverdik. Bir kadın önümüze birer bardak koyup, bir çaydanlık da su bıraktı. Ardından menüyü getirdi. İşin kötü yanı, menü tamamen Çin'ce yazı karakterlerinden oluşuyordu, işin kötüsü bu yazıları çevirmek lazımdı, daha da kötüsü şoförümüz tek kelime ingilizce bilmiyordu. Bu durumda iş başıma düştü.


Öncelikle şoförümüze bir sebze seçmesini söyledim, bir pilav ve içinde domuz eti bulunmayan herhangi birşeyler de. Kendi dilimin elverdiğince de neleri yiyebileceğimizi anlattım. Yalnız işin kayınvalidem için kötü yanı, lokantada çatal olmamasıydı. Biz çubukla yemeyi ustalık haline getirdik bunca zamandır ama kendisi malesef bu işte çok yeni olduğundan, elinden geldiğince kaşıkla yemekle zorundaydı.



Daha sonra masaya şu aşağıda gördüğünüz has be has Çin yemekleri geldi birer birer. Bunlardan biri koca bir çanak dolusu yağsız-tuzsuz pirinç pilavı(ki ekmek niyetine yeniyor), biri hiç bilmediğim bazı otlarla pişirilmiş yağlı bir yumurta, biri sadece una bulanıp kızartılmış balık kemiğiyle servis edilmiş sebzeli bir yemek, biri tavuklu-sebzeli bir yemek ama tavuk anatomisinin öylesi parçaları var mıydı ben hatırlamıyorum; biri de sadece yarı kavrulmuş bilinen bilinmeyen sebzelerden oluşmuş bir yemekti. Eşimin yemeklerle arasında sorun yoktur, kendisi tıka basa doydu ama zavallı kayınvalidem ve benim için aynını söyleyemeyeceğim. İki gün mide ağrısı çektim desem anlarsınız. Kayınvalideme gelince, zaten neredeyse hiç yemediği için ona bir şey olmadı.





Gezimizi orada kesmek zorunda kaldık, çünkü devamına sadece teleferiklerle gidilebiliyordu. Bir kez daha aynı korkuları yaşayamayacağım için, ve halihazırda midem zaten bulanıyor olduğu için şansımızı zorlamamaya karar verdik. Ve geri dönmek üzere yola çıktık. Her ne olursa olsun, ben hayatımda bu kadar yeşilin tonunu bir arada görmedim. Onun için her şeye değerdi...


Not: Teleferikleri fark edebildiniz mi? ;)

Pazartesi, Mayıs 12

Çin/Lushan - Sisli Dağlar...




Çin'de meydana gelen deprem sonrası beni merak edip nasıl olduğumuzu soran yorumlarınız için gerçekten minnettarım. Sadece ben değil, içten yorumlarınızı okuyan ailem de çok mutlu oldular endişe ve desteğiniz için. Hepinize derin teşekkürlerimi sunuyorum.

Yazmadan edemeyeceğim, bu aralar bloga devam etme hevesim çok aza inmiş durumda. Her defasında daha da öğretici, daha da işe yarar bir tarif ya da yöntem bulma çabasında galiba biraz kendime baskı uyguladım, bu da beni mutfaktan uzaklaştırdı. Bir de son zamanlarda yaptığım bir kaç deneme beni hayal kırıklığına uğratınca iyice elimi eteğimi çekmek istedim. Bu aralar pek paylaşımda bulunamazsam ne olur bana kırılmayın, en kısa zamanda kendimi toparlayacağım, söz ;)

Daha önce buradan sizlere küçük bir geziye çıkacağımı ve hayal ettiğim gerçek Çin'i tanıma turlarıma başlayacağımı duyurmuştum. Bunlardan ilkini geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirdik. Yaşadığımız yere 3,5 saat uzaklıkta, Lushan denilen bir bölgeye gittik. Yol boyu, gözümüzün alabildiği kadar yeşile doyduk. Pek çok göl, 1-2 gölün üzerinde de çan şapkalı balıkçılar vardı, aynı hayal ettiğim gibi. En güzeli ise adım başı rastladığımız basamak basamak yapılarıyla pirinç tarlalarıydı. Kendimi çocukluğumda izlediğim belgesellerde, filmlerde buluverdim birdenbire. Bu güzelim tabloları çekmeye çalıştım ama malesef sadece çizgi olarak çıktılar. Makinemin ayarlarını çabucak öğrenmem lazım :)

Lushan kenti kaplıcalarıyla ünlü bir kent. Zaten şehre girerken adım başı gördüğümüz (etekli) mayocular da bu sulaklığın habercileri gibiydi. (Mayo durumundan bahsedeceğim ayrıntılarıyla daha sonra) Dağların eteklerinde yanyana kurulmuş kaplıca otelleri şimdilik pek keşfedilmemiş olsa da, yakın zamanda turist akınına uğrayacak gibi görünüyor.



Yolculuk sona erdikten sonra odalarımıza yerleşip öğle yemeği yedik ve dağdaki tapınakları ve şelaleleri gezmek üzere yola koyulduk. Yolculuğumuzun ilk durağı Lushan şelalesiydi. Buraya adını veren şelaleyi ilk resimde, sağ tarafta görebilirsiniz. Bu şelaleye ulaşmak için tek yol, ucu bucağı görünmeyen teleferik hattıydı, biz de biletlerimizi almak üzere görevlilere yöneldik.


Biletlerimizde güvenlik nedeniyle sigortalandığımız yazıyordu, bu da beni endişelendirmedi desem yalan olur. Oğlumu teleferiğe almadılar, bu nedenle kayınvalidemle ikisini aşağıda bıraktık. Zaten ben de onu götürmeye taraftar olamazdım. Yukarıya çıkana kadar ne kadar korktuğumu, ne dualar sıraladığımı anlatamam. Bazı yerlerden geçerken gözümü kapattım bazılarından geçerken ise ağladım :) Yine de bakabildiğim zamanlarda etrafı inceledim ve muhteşem pirinç tarlalarını yukarıdan izleme şansı buldum. Bence Allah, Çinliler'e inanılmaz bir doğa ve bitmek tükenmek bilmeyen kaynaklar bahşetmiş. Arkamızda dev gibi Yangtze nehri, karşımızda şelaleleriyle, başları sislerin içinde kaybolmuş yeşil giymiş dağlar, her iki yanımızda alabildiğine pirinç tarlaları, ağaçlar, yeşillikler vardı...


Teleferik yolculuğumuzun ilk yarısına gelince hareket halindeki araçtan indik ve bir "Buda" heykelini ziyaret ettik.



Nasıl olup da binlerce metre yukarıya heykeller dikip, en kıyı köşede kalmış mağaralara inziva yerleri yaptıklarına hala şaşıyorum. Teleferikle yukarı çıkarken, yeşilliklerin arasında çok eski görünüşlü basamaklar gözüme çarpmıştı. Demek ki insanlar, saatler boyu belki de günlerce süren yorucu bir yolculukla varıyorlardı yerlerine.

Kısa moladan sonra tekrar hareket halindeki teleferiğe atladık ve dağın tepesine doğru devam ettik. Bir süre sonra zirveye vardık ve ilk noktamız olan bir tapınma yerine geldik.


İçeride bir Çin keşişi, elimize tütsüler vererek Buda için yakmamızı söyledi. (Buda'nın önündeki elma dolu tabağa dikkat lütfen) Tütsüleri oradaki yanan mumlardan yakıp, yine tütsülerden oluşmuş bir demetin içerisine sapladık. Tabii onca soğukta bekleyen keşiş amcaya bağışta bulunmayı da unutmadık ;)


Daha sonra sislerin içinden yukarı doğru daracık basamaklardan tırmandık ve ikinci bir tapınağa rastladık. Biz her ne kadar girmeye istekli olmasak da görevli biri tarafından bunu yapmanın bir gelenek olduğu konusuda uyarıldık, böylece ikinci tütsü yakma eylemini de gerçekleştirmiş olduk. Tabii bu sayede de Çin hacısı olduk :)





Tüm bunları çok rahat yapmışız gibi anlatsam da inanılmaz tehlikeli uçurumların yanından geçtik, bol kaygan kayalardan basamaklar kullandık ve sinsi sisin yağdırdığı buz gibi yağmurun altında yol aldık. Yolculuğumuzun son durağı şelalenin başı oldu. Bu fotoğrafı çektirirkenki hissettiğim, ne içimde kopan korku fırtınalarından bahsedeceğim ne de yükseklik fobimden :)





Tekrar yarım saati aşkın bir bol dualı iniş sonrası, yeri öptükten sonra otelimize geri döndük. Bu noktada biraz yemekler ve yaşantıya değineyim istiyorum. Gittiğimiz otel yabancı menşeili olduğu için az da olsa Batı tarzı yemekler bulmamız mümkün oldu. Ama yine de bol domuz eti çeşidi kullandıkları için daha makarna vs. yönelik yemekler yedik. Çin'de kullanılan pek çok baharat ve sebzeye henüz alışamadım. Bir de "suşi"ye. Hala çiğ balık ve tuzsuz lapa pirinçli yosun sarmasında ne buluyorlar anlamıyorum. Bilen varsa anlatsın da bir dahakine anlamayı deneyeyim lütfen ;) Ama görüntülerine gelince böyle bir albeniyi başka hiç bir yemekte görmedim. Adeta birer minik tablo gibilerdi. Tüm bunlara rağmen denemelerimden de biliyorsunuz ki tatlılarına diyecek tek sözüm yok. Kaldığım süre boyunca kendimi tatlı ile doyurdum diyebilirim. Fakat tatlılarla da arama sınır koymadım diyeyem, özellikle "salatalık mousse" gördükten sonra :) Bir de hala ne olduğunu anlamadığım, koyu kahverengi minik jöle küpleri vardı. Kelime-i şehadet getirip tattığımda da yine ne olduklarını anlayamadım. Umarım içimde büyüyüp yaratığa dönüşmezler.






Tabii Çin'de her yerde olduğu gibi burada da çok hoş sunum ve süslemelere rastladım. Onların da fotoğraflarını paylaşmadan edemeyeceğim. Fotoların üzerine tıklayıp büyük hallerine bakabilirseniz belki sizlere de süsleme fikirleri verebilirler. Özellikle sağ üst köşedeki makaron süslemeli tatlıya dikkat lütfen. Eğilip incelediğimde muhteşem fırfırlanmış etekli makaronlar buldum karşımda :)



Yazım gittikçe uzuyor, farkındayım, galiba iki ayrı bölüme ayırmadan bu geziyi tamamlamayı başaramayacağım. Aslında yaşadıklarımı en başından beri bir gezi-biyografi gibi anlatacağım yeni bir blog açmayı da düşünmüyor değilim. Fakat tüm çıplaklığıyla yaşadıklarımı yazarsam bir Çinli veya Çin dostunu kırar mıyım bilemiyorum. Çünkü buradaki sıkıntımı ya da yaşadığım zorlukları, komikliğe veya eğlenceye dökerek deşarj oluyorum. Bakalım, buna önümüzdeki günlerde karar vereceğim.

Yazımın devamında kaplıca maceramdan ve ertesi gün gittiğimiz doğa harikası ulusal bir parktan ve yolculuk boyu çektiklerimizden bahsedeceğim. Şimdilik hoşçakalın ;)