
Bu arada annemi, kardeşimi ve kızkardeşimin eşini geçen pazar yolcu ettim buradan. Çok yoğun
Malzemeler:

Malzemeler (Yarım ölçü, 2 orta boy paskalya çıkıyor)




Ziyaret edebildiğimiz bazı yerlerden fotoğraflar var aşağıda. Bunlardan "ölümsüzün mağarası" olan inanılmaz güzel ve gizemli bir yer. Yolun kenarından aşağı doğru yüzlerce basamak indikten sonra gizli kalmış bir güzellik çıkıyor insanın karşısına.
Geçmişte nasıl olup da uçurumun bir kenarındaki bir mağarada inzivaya çekilmişler, ve sonradan orayı tapınak haline getirmişler inanılır gibi değil. Bu resimde üç kişi görüyorsunuz, ellerindeki tütsüleri yakıp bir alttaki tütsülüğe yerleştirecekler sonradan.
Bunu her türlü dilek ve istekleri için yapıyorlar. Bir önceki yazımda biz de tütsü dikmiştik hatırlarsanız; eğer bu denli kocamanını alıp da yaksaymışız, ömür boyu bir daha yakmamıza gerek olmayacakmış. Şimdi her gidişimde tek tek al, dik. Olacak şey değil :)
Bu resimler de mağaranın yanındaki tapınaktan. İnsanlar diz çöküp dua ediyorlardı putlarına.
Şimdi asıl meseleye geliyorum. Bugüne kadar ingilizce menüsü olmayan neredeyse hiç bir Çin lokantasında yemek yememiştik. Taa ki gezimizin sonuna doğru zil zurna acıkana kadar. Orada bulunan herhangi bir yerde yemek yemekten başka şansımız yoktu. Şoförümüze orada yemek yenilebilecek en iyi yere bizi götürmesini söyledik. Fakat kapıdan girerken bile ne kadar yanlış yaptığımız belli olmuştu.
Gittiğimiz restoran iki kattan oluşan, masaların kimileri buruşuk bir naylon kaplı, kimileri pis bezlerle silindiği belli, bolca buğulu camlı, mutfağının girişi hayli kirli bir mekandı. Ama başka seçme şansımız da yoktu, çünkü en iyisi orasıydıysa diğerleri nasıldı kimbilir. Neyse, önce üst katı denedik. Baktık çoluk çombak kalabalık, bir de üstüne üstlük sigara dumanına boğulmuş. Mecbur daha az temiz görünen alt kata geçtik, pis bir masaya, hemen kalkacakmış gibi ucundan ilişiverdik. Bir kadın önümüze birer bardak koyup, bir çaydanlık da su bıraktı. Ardından menüyü getirdi. İşin kötü yanı, menü tamamen Çin'ce yazı karakterlerinden oluşuyordu, işin kötüsü bu yazıları çevirmek lazımdı, daha da kötüsü şoförümüz tek kelime ingilizce bilmiyordu. Bu durumda iş başıma düştü.
Öncelikle şoförümüze bir sebze seçmesini söyledim, bir pilav ve içinde domuz eti bulunmayan herhangi birşeyler de. Kendi dilimin elverdiğince de neleri yiyebileceğimizi anlattım. Yalnız işin kayınvalidem için kötü yanı, lokantada çatal olmamasıydı. Biz çubukla yemeyi ustalık haline getirdik bunca zamandır ama kendisi malesef bu işte çok yeni olduğundan, elinden geldiğince kaşıkla yemekle zorundaydı.
Daha sonra masaya şu aşağıda gördüğünüz has be has Çin yemekleri geldi birer birer. Bunlardan biri koca bir çanak dolusu yağsız-tuzsuz pirinç pilavı(ki ekmek niyetine yeniyor), biri hiç bilmediğim bazı otlarla pişirilmiş yağlı bir yumurta, biri sadece una bulanıp kızartılmış balık kemiğiyle servis edilmiş sebzeli bir yemek, biri tavuklu-sebzeli bir yemek ama tavuk anatomisinin öylesi parçaları var mıydı ben hatırlamıyorum; biri de sadece yarı kavrulmuş bilinen bilinmeyen sebzelerden oluşmuş bir yemekti. Eşimin yemeklerle arasında sorun yoktur, kendisi tıka basa doydu ama zavallı kayınvalidem ve benim için aynını söyleyemeyeceğim. İki gün mide ağrısı çektim desem anlarsınız. Kayınvalideme gelince, zaten neredeyse hiç yemediği için ona bir şey olmadı.
Gezimizi orada kesmek zorunda kaldık, çünkü devamına sadece teleferiklerle gidilebiliyordu. Bir kez daha aynı korkuları yaşayamayacağım için, ve halihazırda midem zaten bulanıyor olduğu için şansımızı zorlamamaya karar verdik. Ve geri dönmek üzere yola çıktık. Her ne olursa olsun, ben hayatımda bu kadar yeşilin tonunu bir arada görmedim. Onun için her şeye değerdi...

Daha sonra sislerin içinden yukarı doğru daracık basamaklardan tırmandık ve ikinci bir tapınağa rastladık. Biz her ne kadar girmeye istekli olmasak da görevli biri tarafından bunu yapmanın bir gelenek olduğu konusuda uyarıldık, böylece ikinci tütsü yakma eylemini de gerçekleştirmiş olduk. Tabii bu sayede de Çin hacısı olduk :)
Tüm bunları çok rahat yapmışız gibi anlatsam da inanılmaz tehlikeli uçurumların yanından geçtik, bol kaygan kayalardan basamaklar kullandık ve sinsi sisin yağdırdığı buz gibi yağmurun altında yol aldık. Yolculuğumuzun son durağı şelalenin başı oldu. Bu fotoğrafı çektirirkenki hissettiğim, ne içimde kopan korku fırtınalarından bahsedeceğim ne de yükseklik fobimden :)
Tekrar yarım saati aşkın bir bol dualı iniş sonrası, yeri öptükten sonra otelimize geri döndük. Bu noktada biraz yemekler ve yaşantıya değineyim istiyorum. Gittiğimiz otel yabancı menşeili olduğu için az da olsa Batı tarzı yemekler bulmamız mümkün oldu. Ama yine de bol domuz eti çeşidi kullandıkları için daha makarna vs. yönelik yemekler yedik. Çin'de kullanılan pek çok baharat ve sebzeye henüz alışamadım. Bir de "suşi"ye. Hala çiğ balık ve tuzsuz lapa pirinçli yosun sarmasında ne buluyorlar anlamıyorum. Bilen varsa anlatsın da bir dahakine anlamayı deneyeyim lütfen ;) Ama görüntülerine gelince böyle bir albeniyi başka hiç bir yemekte görmedim. Adeta birer minik tablo gibilerdi. Tüm bunlara rağmen denemelerimden de biliyorsunuz ki tatlılarına diyecek tek sözüm yok. Kaldığım süre boyunca kendimi tatlı ile doyurdum diyebilirim. Fakat tatlılarla da arama sınır koymadım diyeyem, özellikle "salatalık mousse" gördükten sonra :) Bir de hala ne olduğunu anlamadığım, koyu kahverengi minik jöle küpleri vardı. Kelime-i şehadet getirip tattığımda da yine ne olduklarını anlayamadım. Umarım içimde büyüyüp yaratığa dönüşmezler.
Tabii Çin'de her yerde olduğu gibi burada da çok hoş sunum ve süslemelere rastladım. Onların da fotoğraflarını paylaşmadan edemeyeceğim. Fotoların üzerine tıklayıp büyük hallerine bakabilirseniz belki sizlere de süsleme fikirleri verebilirler. Özellikle sağ üst köşedeki makaron süslemeli tatlıya dikkat lütfen. Eğilip incelediğimde muhteşem fırfırlanmış etekli makaronlar buldum karşımda :)
Yazım gittikçe uzuyor, farkındayım, galiba iki ayrı bölüme ayırmadan bu geziyi tamamlamayı başaramayacağım. Aslında yaşadıklarımı en başından beri bir gezi-biyografi gibi anlatacağım yeni bir blog açmayı da düşünmüyor değilim. Fakat tüm çıplaklığıyla yaşadıklarımı yazarsam bir Çinli veya Çin dostunu kırar mıyım bilemiyorum. Çünkü buradaki sıkıntımı ya da yaşadığım zorlukları, komikliğe veya eğlenceye dökerek deşarj oluyorum. Bakalım, buna önümüzdeki günlerde karar vereceğim.
Yazımın devamında kaplıca maceramdan ve ertesi gün gittiğimiz doğa harikası ulusal bir parktan ve yolculuk boyu çektiklerimizden bahsedeceğim. Şimdilik hoşçakalın ;)